Direniş




Şiirin Ölümüne Methiye

yüreğimdeki kan kurumadan

dönerim belki kelimlerin deryasına..

hoşçakal

şiirimsi bir bakışın maktulu

 

her katil bir şairdir....

neden bitiyorki içimdeki bu şiir

neden başladığını bile bilmez iken

 

diken aslında korumasıdır gözün

budaktan sakınmalı gülü

nezaket timsali bir kadına kim tükürebilirki!!!

cesaret etsem kıskanır saç yapan maskeler
bıraksam onlara zeytinyağı ile süslerler damı

 

bitmemeli hiç bir şiir

başladıysan ölmelesin mesela

 

teneşir tahtasını kül kurusundan imal etmezler

sen ölünce şenliklere inat

yas yakacağım dağlarda

ama inan bana kimse ısınmayacak

ama yaktığım yaslara yaslanılabilir.

 

milyonlarca seveninde olmayacak

tabutunu taşıyacak çok insan olmasına rağmen

akşam sofralarında adın anılmayacak

para sayarken hariç tabi

bunun bir anlamı var...

 

neden bu şiirin bir anlamı yok anlamadım

boşverin başladıysanız zaten katilsinizdir...

her şair bir katil değildir belki ama

her katil bir şairdir kanımca


 

Mütevazi Bir Sevinç Bizimkisi

Sana;
senin kadar koşabilmeyi
o kadar çok isterdim ki!!
karanlıkta ölebilmeyi
güvercinin kanatlarında süzülür gibi
 

bir mütevâzı sevinci
çığlık çığlığa
paylaşarak  
ve
bayat ekmeğin arasına
sıkıştırılmış neşeyi
tıkasa da sinsi cümleler boğazıma
gam yemem artık
kinimi hıncımla bölüştüğüm anda...

 

ağlar gibi yaktığım bütün bu şehirler
güvercinlerinin ışık gibi solduğu
karanlıklarının zerre zerre yıkıldığı,
bütün bu şehirler
öksüzleştirilmiş hayatın
kanunuydu...
hançeresinde alevler kabaran adamın
hıçkırığından kurşun atması
yalnızlığı
yalnızlığı ki
gökyüzünden yansıyan ay ışığının
yorulması kadar imkansızdı
gündüzlerinin intiharı

karanlıktan korkan iki sevgili gibi
kelepçeli güneşe, gözleri

ve masum her aşka isyan eder yüreği

bir adam işte

kaldırımlarda bıraktığı her ayak izi

ayın doğmasıyla belirir yaralar yüzünde

ayın ondördünde

rüzgarın uğultusuna tebessüm saçarak
bir nara atarsın
ve ses bende kalır (diyorsan)
yanılıyorsun....
yüzyıllardan geçen ses tellerimdir

 

Sana;
senin kadar yürüyebilmeyi
o kadar çok isterdim ki
severken bile gidebilmeyi
kelimeler tek tek tükenirken dar ağaçlarında
heceler çalınır  güvercinin kanatlarından
ve yaş damlar nefesinden gözlerin....

aynıydık aslında ikimiz

ayna içimizde parçalandığında
ve yüzüm paramparça
bakışlarımda

yansıyan gerçeklerim giriyor kabuslarıma

gece ayazımda

ve avazımda kan gülleri
dokunsan ölecek çocuk gibiyim

 

karınca yuvası kadar masum değil 
belki de yaşamak denilen şey...
koparılırken dalından kanayan çiçek
bütün gecelerini odun diye yakan adamın
hasretinde nazlı bir sevgili gibidir
anne bakışlarının vicdanını ararken
bilmem kaçıncı tedavi sürecinde
iflâh olmaz tanısını koyar
istasyonda dirilen elvedalar
ki

anlar düşlerinden sızan zehrin kahrını

 

Sana;
senin kadar ağlayabilmeyi
o kadar çok isterdim ki
doğarken gülebilmeyi
raylarına ellerimin izini bıraktığım şehir
sallanır durur;
 

yapraklara benzeyen her geçmeyen gün
belki doğar diye güneşim
çekip avuçlarımı günahların gel-git lerine
işte o zaman şahlanır sözlerim
derim ki
ayinim var toprakla yalnız bırakmayın !!!!
yalnız kalmışlığımı
susmak kadar özgür suçlu bakışlarım
ölümün müreccahlığında saklanırken sensizliğim
gençliğimi müsterih yangınlar nezaretinde
gömün seherlerin boşluğuna
gömün ki
şahlansın "ar"ımın damarındaki kanlar
ki bende;
kapayıp gözlerimi
uçurumun narin nefesine
yağmurun tenine sığınayım
rüzgâr kırarken dallarımı
ağıtımla dirileyim

Defin Edilecek Haykırışlar

kıvrım kıvrım kırılıyor çiçekler
ecel kokusunu sezerken çocukların gülüşlerinde

uyandırdım sevinçleri savaş çığlıklarından
berkitilmiş bir idam sehpası girdi rüyama
oysa ana dizinde ninni kokuyordu düşlerim

 

hiçbir şey kadar yalnızım bu gece
aklımın takıldığı bütün düşlerden beri
ve her şafağa gözyaşı sızdıran bir yetim gibi
hadi süzmüşken beni beynim
koşun yaralarım

koşun zevcesine karanlığın
bozulmamışken ankaranın donuk duvarları

sokak aralarına  sarhoşlar doluşmadan kederimin
istanbulun gölgesinde

cinayet süsü veriyor adamlar

süslüyorlar benliklerini bir cinayet gibi

biraz da ülkemin dalgalarıyla

kayalarla öpüşeyim….

radyo anonslarına karışıyor seksen eylülleri

oysa çok önceleri vermiştik hürriyetimizi

gidince yurdumuzun direniş kokan köylerinden
başı kellesinde olmayan adamlar

usul usul ayağımı uzatıp çiçeklerin köküne
kapadım gözlerimi

belki alnımdan öper sevgili yağmurlar diye

fakat

ince duvaklı bir gelin gibi kaçarken

düğünüme

ağıtlar yakılıyor kaçtığım her yerde

yakıyor bir bir bütün ateşleri

sızlayan kalbimin nameleri

yaralı bir gözyaşının içinde

çırpınıyor özgürlükler

ben de mimliyorum tan ağarırken

kendimi kendime

 

cıvıltılı şarkılar yazsa da baharlar aşka

içim gıcırdıyor kanarken Filistin

belki de Cezayir gibi
son cümlesi kursağında kalmış

bir haykırış gömüyordum mezara

ihtilal sarmış bedenimi

hangi devrimi beğensem yüreğime

ruhumun dehlizleri prangalar kuşatıyor

kim bilir belki bir kadavra kadar yaşıyordum

 

 

Çatışan Uykularım

“coğrafyalar acı çeker, çektirdiği insanlara
  anne karnında hayat ne kadar da rahat”
 

küllenmiş yıllar okşuyor esareti
kapı gıcırtısına ses veriyor
masanın üzerinde ölümden kalan
hoşça kal
mahpus ve yalnız hayat
Guantamala çığlığı savuruyor depremleri
bir yanımda hayat başladığı gibi
bir yanımda başladığı gibi bitiyor 

 

bir gözü yollarda kalmış yarimin
bir gözü hep sürgün yüreğime
bir çocuk gibi Gazze 

 

kuşkulu bir rüyadan ansızın uyanırım
kefeni yırtar bir ses sevdalı yaramdan
Uhud’un keskin bakışı terk eder beni
ve boşalır sancılarım işgal bir kent gibi,
sağanak gözlerin boşluğuna
titrek yarınlardan korkak bir yanım
düşer mazlum bir çocuk korkak baharlarıma
bir yanım hep Huneyn’den kaçar
bir yanım hep Yesrib’e koşar

 

bir gözü yollarda kalmış annemin
bir gözü hep sürgün yüreğime
bir çocuk gibi Felluce 

 

işte!!! Sabah vakti sessizliği doğuyor doğudan
doğum sancıları kusuyor sessizliğe!!!
esaret tutuşurken kalbimin yanardağlarında
magmalarım da vicdan muharebeleri
bilmem hangi dağa tükürsem deliliklerimi
artık gül mü koparırım dağlardan
bir yanım çatışıyor beynimle
bir yanım gerilla gibi Somali’de   

 

bir gözü yollarda kalmış şehidimin
bir gözü hep sürgün yüreğime
bir çocuk gibi Grozni’de 

 

ıssız ve karanlık sokaklar üşüyor çocuksuzluktan
çarmıha gerilmiş hürriyetlerin çığlıkları mezarda yankılanan
hûniler haşyetiyle vuruyorlar ızdırap rüyalarını kanlı ırmaklara
anne feryatlarına direniyor yıldırımlar
açlığın sureti kıvranıyor gözyaşlarında
Ay’a çıkan ilk insan ben miydim yoksa ?
bir yanım hep acıyı yazıyor
bir yanım hep acıyı yaşıyor
 

bir gözü yollarda kalmış kardeşimin
bir gözü hep sürgün yüreğime
bir çocuk gibi Halepçe’de
 

« Önceki ::